banner262

Eğitimcinin kaleminden...Bir çobanın hikayesi...

Uğur GENCER/ Adı Serdar. Otuzlu yaşlarda. Bir kaç yıl önce rahmetli olan babasından miras kalan otuz kadar koyun ve keçiyi güderek geçimini sağlıyor. Bir tek anası ile beraber yaşıyor küçük avlulu içinde ahırı ve iki göz odası olan kerpiç bir evde.

Eğitimcinin kaleminden...Bir çobanın hikayesi...

Uğur GENCER/ Adı Serdar. Otuzlu yaşlarda. Bir kaç yıl önce rahmetli olan babasından miras kalan otuz kadar koyun ve keçiyi güderek geçimini sağlıyor. Bir tek anası ile beraber yaşıyor küçük avlulu içinde ahırı ve iki göz odası olan kerpiç bir evde.

02 Ağustos 2021 Pazartesi 20:12
Eğitimcinin kaleminden...Bir çobanın hikayesi...
banner238

Anne babamı ziyaret etmek için köye gittiğimde tanıyorum Serdar'ı. Benden küçük olmasına rağmen yoksulluğun getirdiği zorlukların yansıttığı alın çizgileri yaşlı gösteriyor belki de. Komşularının koyunlarını da güdüyor Serdar istemeden de olsa. Çünkü koyun başına aylık bir ücret alıyor geçimlerini sağlamak için. Bir asgari ücret bile etmiyor aldığı para ama şükrediyor. Emeklilik hayatı yaşayan babamın koyunlarını da güdüyor. Bayram arefesinde şahit oluyorum mesaisine. Akşam 6 gibi çıkarıyor sürüyü otlatmaya. Gece dağda kalıyor. Sabah dokuz-on gibi getiriyor  hayvanları ve bu durum böyle sürüp gidiyor kış olana kadar. Gördüğümde peş peşe sorular yöneltiyorum yazmayı planladığım deneme için. Serdar naber. İyi valla abey sen napıyon. Cevabını veriyor ince ve tiz sesi ile. Hoşuma gidiyor yöresel şive ile konuşurken. Bulunduğumuz köy kırım tatarları için oluşturulan bir köy iken Serdar'ın tatar olmadığını anlıyorum konuşmasından. Soruyorum siz nereden geldiniz diye. Abey biz macırız diyor. Muhacir demeye çalışırken. Emirdağ'ın Kuzören köyünden geldik yıllar önce buraya diyor. Neden diye sorduğumda orası dağ köyü ilçeye uzak, yol kötü, su yok insanları fakir diyor. Fakirliğini unutuyor bir an. Belki koyun ve keçileri ile kapının önünde duran 92 model toros marka aracı zengin gösteriyor onu. Burası ilçeye yakın, ot var su var. Yem getirmek  kolay diyor. Kendinden çok hayvanlarını düşündüğünü anlıyorum. Çünkü konuşma aralarında hayıflanarak çok fazla koyun ve kuzusunun öldüğünü söylüyor geçen kış ve ekliyor belki hastalıktan belki bakımsızlıktan. Yarın kurban bayramı Serdar. Kurban kesecek misin? diye soruyorum. Kesmem mi abey. Kısır bir koyunum var. Onu kesecem diyor. Bir kaç yıl kuzu vermeyen koyunların kurbanlarda kesildiğini anlıyorum köy şartlarında.  Çok fazla oyalamıyorum ve sorularımı ertesi güne biriktiriyorum. Keçiler önde, koyunlar arkada, kangal köpeği ve üzerinde heybesi ile boz eşek ortada ve kendisi de en arkada başlıyor mesai Serdar için. Dikkatimi çekiyor Serdar'ın sakal tıraşı olduğu. İnce zayıf bıyıkları ile oynarken bir elinde tesbih diğer elinde sopası ile bu köyün en iyi çobanı benim demeye çalışıyor sanki. İşini ne kadar çok sevdiğini anlıyorum kıyafetinden ve  bakımlı halinden. Dağda bir iki çoban dışında göremeyecek kimseyi ama şehirlilere  ders veriyor sanki duruşuyla. Son kez  kapının önünde duran anasıyla vedalaşıyor uzaktan ve gözden kayboluyor bir müddet sonra sürüsüyle. 

Eve girdiğimde anneme soruyorum Serdar'ı evli mi diye? Yok oğlum sorma çocuğun başına gelenleri diyor. Bir kaç ay önce  komşu köyden bir kızla evleniyor anasının karşı gelmesine rağmen. Gelinin psikolojik problemlerinin olduğu ortaya çıkıyor. Evden şuursuzca çıkmaları, sebepsiz bağırıp çağırmaları artınca içine cin kaçtı deyip cinci hoca da alıyorlar soluğu. O da çözüm yolu bulamayınca mahkeme yolu gözüküyor Serdar için. Bir iki ay evli kalan Serdar yüklü bir tazminat ve nafaka ile ayrılmak zorunda kalıyor sevdiği eşinden. Kendisinde yok ki nasıl ödesin Serdar. Nafakayı ödeyebilmek için sadece kendi koyunlarını güden Serdar şimdi üçyüze yakın koyun güdüyor. Ama yine de şükrediyor haline.

Gece on çayı içerken telefon geliyor Serdar'dan. Annem açıyor telefonu. Efendim guzum diyor. Kendi çocuğu gibi seviyor çünkü. Nasip Teyze bir koyun guzuladı. Davar durmuyor. Hava serin. Gelin götürün yoksa ölecek  hayvan diyor. Babamla traktörle yola çıkıyoruz yeni doğan kuzuyu almak için. Üşümesin diye bir örtü alıyorum yanıma. Annem içi boş bir biberon tutuştuyor elime. Çok heyecanlanıyorum. Yıldızların aydınlattığı gecede yolu dahi belli olmayan, yeni biçilmiş anız tarlalarını geçerek yarım saat yol gidiyoruz. Serdar'ın yerini el fenerini açıp kapamasıyla tespit edebiliyoruz. Gittiğimizde  yeni doğan kuzunun başında beklerken görüyoruz anne koyunu. Hemen yanı başında kuzuyu çakallardan korumaya çalışan kangal köpeği ve Serdar. Hava sıcaklığının epey düştüğünü anlıyorum esen rüzgardan. Karasal iklimden kaynaklanan gece gündüz arasındaki ısı farkından çobanların koyunların dışında hava şartlarıyla da mücadele ettiğine şahit oluyorum. Bir kurumuş dere yatağında doğum yapıyor koyun. Doğum sonrası kuzusunu yalayarak kurutması gerekirken  sürüden ayrı kalma korkusu ile yalamıyor kuzusunu. Bu nedenle üzerinde biraz kan, biraz doğum sıvısı ile yerde yatıyor titreyerek soğuk havanın  etkisi ile. Koyunu tut diyor babam. Gecenin karanlığında zor da olsa tutuyorum ve süt sağıyor koyundan kuzusuna  içirmek için. Kanlı, ıslak ve toprağa bulanmış küçücük bedeni ile melemeye çalışan, titremekten onu da beceremeyen ve adını  hemen Titrek koyduğum kuzuyu ve süt dolu biberonu  da alarak ayrılıyoruz oradan. Anasının meleme seslerini duyuyoruz uzaktan. Soğuk yedi bu hayvan yaşamaz dediğini işitiyoruz Serdar'dan. Titrek'i üzeri sarılı bir şekilde eve getiriyoruz. Hummalı bir çalışma başlıyor evde.  Merakla izliyorum yapılanları. İki çocuk doğuran annem hiç iğrenmeden bir doğum uzmanı edası ile üzerini temizliyor. Saç kurutma makinesi ile kuruturken babam da sütü ısıtıp biberonu veriyor ağzına. Daha ayağa bile kalkamayan, gözlerini bile açamayan Titrek cop cop emmeye başlıyor annesinin sütünü. Titremesi azalıyor az da olsa. O geceyi birlikte geçiriyoruz yoğun bakımda. Ben yatağımda o da kendisi için özenle hazırlanmış yoğun bakım kutusunda. Gece boyunca meliyor Titrek bana annemi getirin der gibi. Ve sabah bitiyor dokuzda hasret.

 Hayvancılığın ne kadar şefkat isteyen bir meslek olduğunu anlıyorum bir haftalık ziyaretimde. Üç günlükken ayrılıyoruz Titrek'den bahçede hoplayıp zıplarken. Belki bir kaç yıl sonra o da doğum yapacak ya da akranları gibi sahiplerine gelir getirmek için kesimhanenin yolunu tutacak.

Sabah sürü geldiğinde anne kuzusunu ararken  diğer kuzuların içinde  Serdar'ı görüyorum sürünün en arkasında. İnsanların spor yapmak için  şehirlerde günlük beş bin adım yürümeye çalışırken belki yüzbin adım attığını görüyorum Serdar'ın. Yürüyecek mecali yok ve ayaklarını sürüyürek geliyor yorgunluktan ve de sürünün en arkasından. Ama ona rağmen kuzuyu soruyor Serdar. Yaşadığını görünce seviniyor ve başını okşuyor bir baba şefkati ile. Bir sıkıntı olup olmadığını soruyorum. Siz gidince sürüye canavar dadandı diyor. Tüfekle attım ama vuramadım diyor. Ama sürüden de koyun kaptırmadım diyerek övünüyor.  Canavar olarak neyi kastettiğini düşünüyorum. Dağda gezen yabani tilki ya da çakalların olduğunu tahmin ediyorum. Bu sırada da köye çoban duran Afganlıları da eleştirmeye başlıyor. Onlar geldi koyunlar canavarlara yem olmaya başladı.  Çünkü uyuyorlar. Bense hayvanların başından  ayrılmıyorum diyor. Sen bu işi biliyorsun Serdar diyerek  onu istirahate uğurluyorum.

Rahmetli babaannem hayvanların aklı vardır da fikri yoktur. Derdi hep. Ne kadar da doğru söylemiş. Dört farklı koyunların bukunduğu sürü kimsenin yardımı olmadan kolay bir şekilde ayrıldığını hayranlıkla ve şaşkınlıkla izledim dakikalarca.

Akşam Serdar uyanınca bir vesile evlerine gidiyorum. Küçük  tek kişinin anca sığabileceği tahta bir kapıdan geçerek avluya giriyorum. Annesinin bin bir zahmetle yaptığı asmalardan, güllerden oluşan bahçeyi geçerek tüm odaların avluya açıldığı evin önüne geliyorum. Evin tam karşısında da gece yayılmaktan yorgun gelen koyun ve keçilerin yattığını görüyorum. Gözüme ilişen küçük ekmek fırınında annenin ekmek ihtiyacını buradan karşıladığına kanaat getiriyorum. Geldiğimi duyunca bir odanın kapısını açıyor Serdar büyük bir gıcırtıyla. Buyur ediyor. Merak ettiğimden giriyorum içeri. Yer sofrasında yemek yiyor Serdar annesi ile birlikte. Mönüde bulgur pilavı, koyun yoğurdu, bir diş soğan ve bol ekmek. Buyur ediyorlar. Kırılmamaları için bir iki kaşık alıyorum yemekten. Heybesini hazırlamak için kalkıyor Serdar. Annesinin önceden hazırladığı fırında yaptığı lavaş benzeri ekmek, iki atımlık çay bir patlıcan ve bir şişe su. Serdar'a yardımcı olan annesi Serdar közde patlıcanı çok sever diyor. Anlıyorum ki heybeye koyacak başka bir malzeme yok evde. Ama yine de şükrediyorlar. Bizler şehirlerde şükretmeyi unutmuşken bu yokluğa rağmen her cümlelerininin şükürle bitmesini gıptayla dinliyorum.

 İşimi bitirerek ayrılıyorum evden. Serdar da hazırlıklarını tamamlamış hayvanların kapılarını açıyor. Bütün hayvanlar sırayla düşüyor yola. Diğer komşu koyunları da ekleniyor sürüye. 

Serdar ve sürüsü gözden kaybolurken onun yerinde olmayı hayal ediyorum bir an. Ve güzel anılar biriktirerek dönüyorum hayvanlar aleminden insanlar alemine...

Eğitimci Halil Erdal

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.