OSMANLIYA DÖNMÜYORUZ OSMANLIDAN GELİYORUZ

Tarih 1 Kasım 2023 Pazartesi günü Saat: 07.00’idi.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yüzüncü yılıydı.

“O sabah Türkiye'de güneş henüz tam doğmamıştı.

Fakat ufukların ötesinde başka bir şey doğuyordu.”

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı merkez Karargâh Komutanlığı en yüksek savaş alarm seviyesinde Cumhurbaşkanlığı-Başkomutanlık acil kodlu çok gizli savaş emri ilanı:

Türk Hava Kuvvetlerine bağlı bazı taktik saha komutanlıkları emrinde ki tam teşekküllü farklı illerden altı (6) ayrı noktadan “KIZILELMA” savaş jetleri saldırı-taarruz amaçlı havalanmıştı.

Arkalarında “KAAN” jetleri vardı. Akdeniz’in üzerinde ise MARLIN SİDA’LAR sessizce ilerliyordu. Havadan ve Denizden adeta iki ufuk tek güç şanlı Türk ordusu saldırıya geçiyordu.

Tüm dünyanın kalbi Akdeniz uluslararası karasularında Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı Cumhuriyetin en büyük Türk savaş donanmasının gemileri eş zamanlı olarak hızlıca ilerliyordu.

“Hedef TEL AVİV!”

Haftalardır-aylardır masada uzun bir süredir duran çok gizli ibareli bir dosyanın son sayfası açılmış kırmızı mühür kaldırılmıştı. Raporlar kapsamlı ve geniş çaplı bir incelenmek için açıldı.

Fakat operasyonun başlamasından kısa süre sonra, Kızılelma’lar henüz KARPAZ HATTINI tamamen geride bırakmadan tüm askerî Muhabere TAFİCS ağlarına aynı acil ve gizli kod düştü.

“TATİL İPTAL!”

Yani iki kelime.

Ne bir açıklama vardı ne de geçerli bir gerekçe.

Harekât merkezindeki kurmay başkanı üst subaylardan biri emri tekrar etti. Yanlışlık ihtimaline karşı ikinci doğrulama emri anonsunu bekledi.

Cevap öncekinden çok daha sert biçimde geldi:

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı çok gizli acil kodu “Tatil iptal” emri.

Dakikalar önce Tel Aviv’e yönelen gökyüzü, bu defa Türkiye'ye dönüyordu.

Peki acaba gizli büyük günde ne olmuştu?

İşte hikâyenin asıl başladığı yer burasıydı.

Türkiye o sabah yalnızca Tel Aviv'i görüyordu.

Kadim Türk Devlet aklı ise haritanın tamamını.

Yer: Ankara. Millî İstihbarat Teşkilâtı Merkezi.

Kalenin metrelerce altındaki gizli-çok amaçlı operasyon salonunda dev ekran açıldığında Tel Aviv ekrandaki en küçük kördüğümlerden biri hâline gelmişti.

“Kızıldeniz.”

“Basra yolu.”

“Akdeniz-mavi vatan hattı”

“Güneydeki askerî üsler.”

“Batılı ülkelerin filoları.”

“Kuzey ittifakı unsurları.”

“Doğuda sessiz duran Pers devleti.”

“Hepsi de ayrı ayrı işaretlenmişti.”

Başkan gizli dosyayı masaya bıraktı.

“Bize Tel Aviv’i gösterdiler.” Dedi.

Hiç kimse konuşmadı.

Başkan parmağını haritanın üzerinde yavaşça gezdirdi.

“Biz Tel Aviv’e bakarken onlar Türkiye'ye bakıyormuş.”

Odanın havası değişti.

İstihbaratın ulaştığı değerlendirmeye göre Türkiye'nin Tel Aviv’e karşı büyük bir askerî harekâta girişmesi yalnızca iki devlet arasında kalmayacaktı. İlk saatlerin ardından meydana gelecek diplomatik boşluk, bölgedeki bütün güçlerin aynı anda pozisyon almasına yol açacaktı.

Çok daha kötüsü de vardı.

Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya olduğunu düşündüğü bazı devletlerle, dost veya tarafsız kabul ettiği bazı devletlerin çıkarları tarihte ilk kez aynı noktada kesişmişti.

Türkiye savaşı başlatacaktı.

Fakat savaşın nerede biteceğine maalesef Türkiye karar veremeyecekti.

İşte çok gizli acil kodlu askeri müdahale biranda bunun için durduruldu.

Fakat hikâye burada bitmedi.

Fakat tam tersine.

Silahların sustuğu yerde diplomasi başladı.

Aradan aylar geçti.

Türkiye kamuoyu 1 Kasım günü yaşananlardan hiçbir şey öğrenmedi.

Kızılelma savaş jetlerin uçuşları eğitim faaliyeti olarak kayıtlara geçti.

Donanmanın hareketliliği rutin tatbikat dosyalarının arasına gömüldü.

O sabah verilen emir birkaç kişinin bildiği bir devlet sırrı olarak kaldı.

Sonra takvimler 14 Şubat 2024'ü gösterdi. Türkiye Cumhurbaşkanı: Recep Tayyip Erdoğan, sürpriz sayılabilecek çok ani bir kararla Mısır’a gitti.

Onu havaalanında yıllardır Türkiye ve Mısır ilişkilerin gergin olduğu: Mısır Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı General Abdül Fettah Es-Sisi karşıladı.

Gazeteler başka şeyler yazdı.

“Normalleşme.”

“Yeni dönem.”

“Ekonomik iş birliği.”

“Bölgesel bir barış.”

Ekranlarda tokalaştılar.

Karşılıklı gülümsediler.

Heyetler masaya oturdu.

Akdeniz konuşuldu.

Ticaret konuşuldu.

Enerji konuşuldu.

Gazze konuşuldu.

Fakat devletler bazen kameraların önünde konuştukları şey için değil, kameralar kapandıktan sonra sadece milli menfaatleri doğrultusunda konuşacakları şey için birbirlerini ziyaret ederler.

Aslında toplantı akşam başladı.

Masada yalnızca dört kişi vardı.

Turgay Karahan.

Selim Nasır.

Biri Türkiye’nin Askeri İstihbarat Şefi

Diğeri Mısır’ın Askerî İstihbarat Şefi.

Önlerinde yazılı anlaşma metni yoktu.

Sadece masada tek bir “Harita vardı.”

Mısır kanadı Selim Nâsır sessizce sordu:

“Acaba 1 Kasım'da neden geri döndünüz?”

Karahan ise birkaç saniye cevap vermedi.

Demek ki biliyorlardı!

En önemli olan buydu.

Çok gizli dosyasını açtı.

Önce Akdeniz’i gösterdi.

Sonra Kızıl Denizi.

Sonra Basra hattını.

En sonunda Tel Aviv üzerine kalemi bıraktı.

“Çünkü asıl kritik mesele Tel Aviv değildi.”

Nâsır gözlerini kaldırdı.

“Peki, neydi o zaman?”

Karahan'ın cevabı kısa oldu:

“Türkiye'yi savaşa sokmak.”

Odada derin sessizlik oluştu.

O gece ikili ilişkiler değişti.

Asla dost olmadılar.

Müttefik de olmadılar.

Bundan daha eski bir devlet geleneğine döndüler:

Çıkarları kesişen yalnızca iki eski devlet oldular.

İlk mutabakat Akdeniz üzerineydi.

İkinci mutabakat Gazze üzerineydi.

Üçüncüsü resmî metne yazılmadı.

Bölgenin hiçbir devleti, başka bir devletin hazırladığı savaşın piyonu olmayacaktı.

Bir saldırıdan önce istihbarat paylaşılacak, olağan dışı askerî hareketlilik karşılıklı bildirilecek.

Bölgenin dışından gelen çok büyük kuvvet hareketleri birlikte değerlendirilecekti.

Fakat dördüncü konu çok daha büyüktü.

“İbrahim anlaşması.”

Yıllardır Tel Aviv ile Arap başkentlerini aynı masaya oturtmaya çalışan büyük ve gizli bir proje.

Körfez Krallığı’nın Tel Aviv'le anlaşması hâlinde bütün bölgenin tüm siyasi haritası değişecekti.

Sonra “Şafak operasyonu” yaşanmıştı.

Her şey hiçbiri olmamış gibi durmuştu.

En azından sadece vitrinde görünürde.

Türk istihbaratının önündeki en kritik tek bir soru artık şuydu:

Şafak operasyonu gerçekten İbrahim Masası'nı mı devirmişti?

Yoksa masanın sadece şeklini mi değiştirmişti?

Karahan haritanın başında uzun bir süre durdu.

Sonra yalnızca şunu söyledi:

“Biz aylardır savaşı inceliyoruz. Belki yanlış yere bakıyoruz.”

Nâsır kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Nereye bakmamız gerekiyor?”

Karahan, KÖRFEZ Krallığı’nı işaretledi.

“Masaya.” (Bilinmeyen 3. Dünya savaşı)

Ertesi sabah iki lider birlikte İmam Şafi Türbesi’ne gittiler.

Basın bunu sadece sembolik resmi bir ziyaret olarak gördü.

Bir dizi fotoğraflar çekildi.

İki lider birlikte yürüdüler.

Dışarıdan bakıldığında yıllar süren gerginliğin ardından verilen bir dostluk fotoğrafından ibaretti.

Fakat en önemli olan bir gece önce konuşulanları bilen dört kişi için o yürüyüşün anlamı başkaydı.

Devletler bazen anlaşmaları masalarda imzalar.

Bazen de hiçbir şey imzalamadan da anlaşırlar.

Türkiye o gece çok önemli kritik karar vermişti:

Bölgedeki yangının içine bir daha koşmayacaktı.

“Ateşe kimlerin ateşle yaklaştığını öğrenecekti.”

Mısır Arap Cumhuriyeti başka bir karar vermişti:

Akdeniz’in geleceğine batılıları karıştırmayacaktı.

İşte tam d ikisi de aynı şeyi biranda fark etmişti.

Başkent Tel Aviv.

Şafak operasyonu.

İbrahim masası...

Körfez krallığı...

Akdeniz...

Kızıldeniz...

Bunlar asla ayrı dosyalar değildi.

Aynı masanın farklı kâğıtlarıydı.

Fakat henüz masada açılmamış bir dosya daha vardı.

Üzerinde ülke, lider ve antlaşmaların isimleri yoktu.

İstihbaratın kırmızı mührü ve üç kelime bulunuyordu:

“SON HEDEF HİNDİSTAN”