Türkiye eğer önümüzdeki süreci iyi değerlendirirse ontolojik tüm sorunlarını çözebilir. Hem 2007 hem de 2017 referandumları sayesinde yeterli donanıma sahibiz. “İşin çoğu gitti azı kaldı; zoru bitti kolayı kaldı.” Ne var ki bu fırsat heba edildiğinde de bir o kadar Türkiye’nin ve bölge halklarının aleyhine kadar katastrofik sonuçları olabilir. Sözden ziyade hem özet bir tarihçe hem uluslararası ilişkiler sisteminin evrimleşmesinin genel bir değerlendirmesi hem mevcut tehditler hem de yapılması gerekenler nelerdir?

Soğuk Savaşın galibi ABD’nin hegemonya olduğu Pax Amerika’nın yerini “Çok Kutuplu Bir Dünya Düzenine” bırakırken ABD'deki müesses düzenin yerini klasik Cumhuriyetçi bir Amerikan Yönetimine bırakması eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Bu dünya tarihinin hızlı aktığı dönemlerden birine tekabül etmektedir; tıpkı Berlin Duvarının Yıkılışı ile SSCB’nin dağılması arasında geçen dönem gibi; tıpkı II Dünya Savaşı'nın bitişi ile BM Sisteminin kuruluşu arasındaki geçen zaman zarfında olduğu gibidir.

Soğuk Savaşta kendisine Tampon bölge olmak dışında bir vazife biçilmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti antitesinin kapladığı hacimle halihazırda Bölgesel Güç olduğu ancak Avrupa Birliği çıpası ile de olası etkilerinin kırpıldığı bir senaryodan Türkiye Cumhuriyeti Devleti:

Çok Kutuplu Uluslararası İlişkiler Sisteminde bir kutup oluşturabilecek meşakkatli bir yolun çok önemli bir dönemecini geçebilir.

PKK, SSCB tarafından kurulmuş klasik bir Marksist Leninist yapı olarak Birleşik Arap Cumhuriyetini darbeyle yıkan Hafız Esad gibi bir başka SSCB ajanı ile beraber hareket ederek Suriye ve Lübnan’da Türkiye karşıtı faaliyetler yürütürken SSCB’nin dağılmasıyla sahipsiz kaldılar. Bu süreçte Çin ve ABD ile görüşmeler yapıldı. Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek ile yürütülen müzakereler sonuçsuz kalınca ki planlanan İran-Irak Savaşı sonrası müsait olan İran’ın Türkiye karşıtı operasyonların merkezi olmasıydı.

PKK da parayı tercih ederek ABD’nin yani Demokratların yani Troçkistlerin teklifini kabul ederek PKK kamplarını Lübnan ve Beka vadisinden Irak ve Kandil’e taşıdı. Birinci Körfez Harekâtı sonrası oluşturulan uçuşa yasak bölgede de uygun bir kuvöz oluşturulmuştu. İngiltere Tarihinde Muhafazakârlar Türk Dostu iken Liberaller Türk Düşmanı idi. Bu durum İkinci Dünya Savaşı İngilizlerden liderliği alan Amerikalılarda da Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti olarak tezahür etti.

Truman Yönetimi Türkiye’ye mesafeliyken Eisenhower merhum Bayar’ı izzet ikramla karşıladı NATO’ya aldı hatta başkanlığı bırakmış olsa da asılmasına mâni oldu. Kennedy ve Johnson Dönemleri klasik Demokratlar gibi Türkiye düşmanlığıyla geçse de Nixon ve Ford yönetimleri zamanında başta Kıbrıs olmak üzere Demokratların elindeki Kongre ve Senatoyla ambargolara maruz kalsak da Türkiye’nin lehine gelişti. Yine Carter dönemi ve Reagan Dönemleri de bu dikotomiye uygun gelişti.

Ne var ki Soğuk Savaş vardı ve Demokratların Türkiye husumeti de Cumhuriyetçilerin Türkiye iş birliği de genel bir çerçevenin dışına çıkamadı. Ta ki Baba Bush Dönemine kadar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti merhum Özal önderliğinde bugün sizin yapmaya çalıştıklarınızı yapmaya çalışan ama elinde 2007 ve 2017 referandumları olmayan dahası Demirel-İnönü-Erbakan-Türkeş-Ecevit gibi sert bir muhalefeti olan daha da kötüsü Askeri Vesayetin devam ettiği bir ortamda Ross Perot’un 1992 Kasım ABD Başkanlık Seçimlerinde:

Sağın oyunu bölmesiyle Baba Bush’un ikinci kez girdiği seçimleri kaybetmesiyle Bill Clinton aradan sıyrılıp başkan oldu ve bunun neticesinde hemen Ocak 1993’te görevi devralmasıyla Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Bahriye Üçok, Eşref Bitlis ve en nihayetinde de Turgut Özal suikastları ve dahası Muavenet Gemisinin vurulması gibi skandallarla Türkiye, Adriyatik’ten Çin Seddine Büyük Türkiye idealinden yavaş yavaş uzaklaştırıldı. Millet-Devlet Ayrımı sağlandı.

28 Şubat Süreci sonrası Bill Clinton’ın TBMM’de yaptığı konuşma ile Türkiye teslim alınmış idi ve bölünerek, Kıbrıs’tan da vazgeçerek Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye verildiği Fettullah Gülen’in ise ABD’ye alındığı bir ortamda AB çıpasıyla ehlîleştirilmiş Türklüğünü ve Müslümanlığını yitirmiş bir Türkiye dayatması yaşandı. Ne var ki planlar istendiği gibi gitmedi ve bu durum Demokratların Al Gore ile seçim kaybetmesiyle değişti. Aslında içinde neocon olmayan bir Cumhuriyetçi İktidar yoldaydı oğul Bush ile birlikte.

Ne var ki seçimleri oğul Bush beklenmedik bir şekilde kazanınca bu kez Troçkistler kabineye neoconlar olarak girdi ve Rumsfeld ile Cheney dışında tüm mühim pozisyonları işgal ettiler Colin Powell, Condoleezza Rice, Richard Perle, Paul Wolfowitz gibi isimlerle…

Saddam Hüseyin’i devirmek için Türkiye’yi hedeften çıkarıp Musul ve Kerkük dahil olmak üzere Türkiye’ye bırakarak PKK’nın tasfiyesinin önü açılacaktı ki 1 Mart Tezkeresi de bu şekilde meclise getirildi lakin hem muhalefet hem de AK Parti içerisindeki Liberal, Demokrat kanat bu işe mâni olunca Rumsfeld-Cheney-Bush muhalefetine rağmen hemen Neoconlar bunu fırsat bilerek sizin de çok iyi hatırlayacağınız üzere bir daha tezkerenin geçirilmesini kabul etmediler.

Sonrasında proje kaldığı yerden devam etti. Obama Hükümetlerinde kana bulanmadık Müslüman Memleket bırakılmadı. DEAŞ (İŞİD) başta olmak üzere tüm terör örgütlerini kurdular. Lakin tam da burada Ahmet Davutoğlu-Abdullah Gül Ekibi ilerde Türkiye’nin başına musallat olacak Esad ve İran’dan kurtulmamızı sağlayacak gelişmeleri klasik Türk Hariciyesinin “Wait and see policysine” aykırı bir şekilde şaşırılacak hızda hem Sedir Devriminden Esad’ı hem de İran Nükleer Anlaşmasıyla da İran’ı kurtardı.

Tunus’tan Libya’ya herkesi devirenler Suriye’de Esad’ı tüm soykırımlarına rağmen iktidarda tuttu. Dediğiniz üzere NATO’nun Libya’da işi yokken katliamlara sebebiyet verirken Suriye’deki ikircikli tavırla Demokratların planının Arap Baharı değil Müslüman Kışı olduğunu ortaya koydu.

Peşi sıra gelecek olan Sorosçu Gezi Parkı, Açılım Süreci, Hendekler, “Fettulahçı Terör Örgütü Kalkışması” ve bu “liberal Siyasal İslamcı AK Partililer” ile “eski tüfek solcu İkinci Cumhuriyetçiler” Türkiye’ye ihanet ettiler. Gelinen noktada 2023 Seçimlerinde de hep beraber aynı masaya oturdular zira hedef ortak idi:

Suriye’nin ve Türkiye’nin bölünmesiyle İran’ın bölgesel tahakkümünü perçinlemesi.

(NOT: “Ortadoğu Seçilmiş Hafıza İran Irak Suriye ve Türkiye denklemi” Başlıklı yazı serisi devam edecek.)